| Bu yazıyı yazdır |
| Email ile gönder |
Aşık Mahzuni Şerif’in Adı Ezeldir
![]() | |
Âşık Veysel’in bu sözünde tarihsel bir gerçek gizlidir. Bu sözde, sevgi ve saygı denli “Yeniden doğuş” mitine derin bir bağlılık ve inanç da vardır. Türkler’in en eski dini Şamanlık’ta da, öbür Pagan toplumlarda olduğu gibi, “yeniden doğuş” güçlü bir inançtır. Ozanlık geleneği söz konusu olduğunda, aklın hakemliğini hükümsüz kılacak bir güçtedir bu inanç. Gerçekliği olmasaydı, ozanlık geleneği tarihi boydan boya aşıp bugüne gelebilir miydi? Dahası, bugün de dünkü gibi güçlü ve etkin olabilir miydi? “Türküleri yapanlar yasaları yapanlardan daha güçlüdür” özlüsözü, başka hangi dilde Türkçe’deki gibi deyim değeri kazanmıştır acaba?
Mahzuni Şerif ozanlık geleneğinin son halkasıydı. O halkayı yeniden diriltip gücünü tazeleyen ozandı. Teknolojinin kopyalama yeteneğini aşırılaştırdığı, modern yaşamın geleneği dışladığı, yazının söze egemen olduğu, gürültünün müziği boğduğu çağda, bu geleneği canlandırmak, deveyi iğnenin deliğinden geçirmektir. Bu yönüyle keramet bile sayılmalı âşığın yaptığı.
Peki, inanıldığı gibi Pir Sultan Abdal denli güçlü bir ozan mıydı Mahzuni? Aklımız bazen öyle çalışır ki, hemen hüküm veremezse mutsuz köpek gibi sızlanır durur. Tarihin yargısına bırakmaz kararı. Aklın bu spekülatif oyunuyla söylersek Âşık Mahzuni elbet Pir Sultan Abdal çapında değildi. Çünkü, Pir Sultan Abdal, yaşarken Pir Sultan Abdal değildi. Zaman onun deyişlerini çakıltaşı gibi parlatarak yaşattı. Başka bir âşık yazmış olsa da onun temasını işleyen güçlü şiirler onun sayıldı. Pir Sultan bir kişi değil, bir ozanlık tutumu, bir simge, bir mit olarak çoğalıp çağlar aştı. Kim bilir, Mahzuni’nin zaman içindeki serüveni nasıl olacak? Ozanları kıyaslamayı marifet bilenlerin yapabilecekleri en iyi şey, koşulları kıyaslamaktır, yapabilirlerse...
Pir Sultan Abdal, halk ayaklanmalarının içine doğmuş bir ozandı, Celali Ayaklanmaları’nın. Osmanlı derebey zulmüne karşı halkın isyanını çeşitli düşünce ve inançlar örgütleyip biçimlemişti. Bu süreçte hak, adalet, insanlık gibi değer ve kavramlar yeniden tarihsel bir hesaplaşmanın yoluna girerken Pir Sultan, bunca karmaşa içinde bugün bile söylenen insanlık değerlerinin dilini kurabilmişti.
Mahzuni ise, bir ayaklanmaya değil, kişisel anlamda bir refaha, bir kurtuluşa doğmuş bile sayılabilirdi. 17 Kasım 1939 tarihinde doğduğu Berçenek köyünden çıkıp da okuyabilmiş, meslek sahibi olarak kent yaşamına katılabilmiş, yoksul köylü kökenine bakılırsa “sınıf atlayabilmiş” şanslı bir insandı üstelik. Okumuş, astsubay olmuş, kentin yaşamını ve dilini öğrenmiş ama o ezeli gerilimden kurtulamamıştı. O gerilim, adına gelenek denen tarihin çağrısıdır aslında. Oniki yaşında, amcası Âşık Fezali’nin öğrettiği sazın çağrısıdır. İçindeki türkünün çağrısı öylesine güçlüydü ki, gündüz silah gece saz arasında seçiminde kuşku yaşamadı. İnsanın içindeki gerilim ne denli güçlüyse, arzunun kamçısı o denli şiddetli iner ruhuna, hedefin çıtası o denli yüksek olur. Mahzuni’nin o gerilimi soylu ozanlar gibi duyumsadığına inandı ozan sarrafı halk. Âşık Mahzuni, âşık geleneğinin o büyük halkasına, zor bir zamanda 20’nci yüzyılın ikinci yarısında, katıldığını biliyordu. Ama bu yola adanmış olmaktan başka çıkış yoktu ozanlık için.
“Mahzuni Şerifin ismi ezeldir
Her ezel yaprağın sonu gazeldir
Gün olur sevdiğim zarar güzeldir
Hatır için olsun sat kârı kârı”
Yaşamının bundan sonrası, dilinden çıkan sözle, sazından çıkan sesle belirlendi. O yüzden şu sözü birebir değerdedir:
“Ne söylediysem ben oyum.”
1961’den buyana en çok duyduğumuz sestir. O ses ne dedi? Tümüyle halkın bildiği şeyleri söyledi, çünkü onun derdini söyledi.
Nasıl söyledi? Onun sesini 1960’ların ortasında duyanlar, o sese öylesine bağlandı ki, önce köyden kente göçenler, daha sonra kentli olanlar, büyük çoğunluk o sesi içindeki seslerden biri saydı. “İşte gidiyorum çeşmi siyahım”, “Sanki ömrüm bir bilmece”, “Bu mezarda bir garip var”, “Muhtar emmi”, “Hudey hudey!”, “Gücenme ey sofu baba / Biz âşığız kör değiliz”, “Dumanlı dumanlı”, “Acı doktor bak bebeğe”, “Alamanya gardaşımı geri ver”, “Domdom kurşunu”, “Kirvem”, “Erim erim eriyesin!”, “Yuh yuh!”, “Yiğitler”, “Bilmem ağlasam mı?” gibi, halka halk olduğunu anımsatan yüzlerce türkü.
Halk şiiri geleneğinin tüm biçimlerini kullandı, ama daha çok da toplumsal eleştiri ve yergi türünde güçlüydü. Müziği, geleneksel seslere güçlü bir bağlılık taşıdığı gibi, devindirici bir ritmi, protest müziğin şahlandırıcı gücünü ve romantizmini de barındırıyordu. Türkçe’de sözdeki gerçeğe ve haklılığa yeni bir zindelik kazandırmıştı. İçten içe çağlayan, bir kez duyulduktan sonra ruhta yeniden canlanan, insanı gününden çıkarıp büyük bir tarihin içine çeken ya da uyaran bir özelliği vardı sözüyle bütünleşmiş sesinin. Gür değildi ama ezik hiç değildi; belki büyük bir lirizm yoktu ama didaktik de olmadı. Kimi moda sloganlara bağlandı ama “reel politiker” tutumlara düşmedi asla, yaşıtı kimi ozanlar gibi. Dahası da var, yaptığından rant beklemedi. Akarsu olmak güzeldi ozana göre, bentlenip rantlanmak, yosunlu göl olmak değil. Sözünün muhalif gücünün bedelini, ağır sorgularla, mahpuslarla, mahkemelerle öderken asla ilenmedi. Biliyordu ki, türküleri yapanlar yasaları yapanlardan daha güçlüdür. Örneğin “Kolum nerden aldın sen bu zinciri?” türküsü, direncinin muhteşem bir ifadesidir. Bu türküyü 1973’te çok ağır bir işkenceden sonra konulduğu Yıldırım Bölge Tutukevi’nde yazmıştır.
Ama ne gam,
“Bu kaçıncı ölmem hain
Pir Sultan ölür dirilir”
dendiği gibi yüzyıllar önce, bugün de şöyle diyen ozanlar çıkar:
“Geldiğim doğru, gittiğim yalan.
Mahzuni ölür dirilir...”•
Mahmut Temizyürek
|

