| Bu yazıyı yazdır |
| Email ile gönder |
Evliya Çelebi'nin Seyahatname'si
![]() | |
Yeni yeni yerlere gitmek, kaleleri, camileri, kiliseleri gezip görmek, insanların nasıl yaşadıklarını, neler yaptıklarını öğrenmek, şaşırtıcı olaylara tanıklık etmek onda bir tutkuydu. Olağanüstü bir gözlem gücü vardı. İnsanlarla kolayca dost olur, onların tutum ve davranışlarını, kişilik özelliklerini çabucak kavrar, olayların şaşırtıcı yanlarını yakalayıp sonradan eşine dostuna aktarmaktan hoşlanırdı. Gezi kitabında bu çekici anlatılar birbirini izler.
Yaşamı boyunca dokuz padişahla yetmiş vezirin yakınında bulunduğunu anlatır. Eşkıya Katırcıoğlu'ndan Karahaydaroğlu'na, Türkmen Ağası Hasan Ağa'dan Çomar Bölükbaşı'ya dek ortalıkta kaynaşan Celalilerle karşı karşıya gelmiş, onların serüvenlerine, kanlı yazgılarına tanık olmuştur.
En büyük tutkusu gezmek ama gördüklerini de yazmaktı. Anlattıklarını ayrıntılarla zenginleştirmekten hoşlanırdı. Kendisini dinleyenlerin, daha sonraları da yazdıklarını okuyacak olanların ilgisini çekmek için anlatı ustalığının yanısıra birçok olanaktan da yararlanmıştır:
Gezip dolaştığı yerlerde kendi gördükleriyle, başkalarından dinledikleriyle yetinmez, yazılı kaynaklara başvururdu. Yapıtının yalnız birinci cildinde İstanbul'u anlatırken yararlandığı bu kaynakların 45'i aştığını Meşkûre Eren, doktora tezinde göstermiştir.
Gördüklerini, sorup öğrendiklerini, kaynaklardan derlediklerini yapıtında okurlarına nasıl aktarmıştır?
Yazdıklarını herkes tat alarak okuması için başvurduğu abartmalar, yapıtına bu tadı kazandıran öğelerin yalnızca bir yanıdır.
Tanıdığı tüm vezirlerin, devlet büyüklerinin, varlıklı beylerin dalkavukluğa, gülünç sözlere, şakaya, yalana, iftiracılara, fitnecilere, ötekinin berikinin ayıplarını sayıp dökenlere düşkün olduklarını fark ettiğini anlatır.
Devlet büyüklerinin yanında yaşamı sürerken "musahiplik" göreviyle tadına doyulmaz söyleşileri ona ekmeğini kazandırmamış mıdır, okurlarıyla da öylesine tatlı tatlı söyleşir. Kapılandığı kimselerin nabzına göre şerbet verdiğini ise saklamış değildir. Bitlis Hanı'nın sarayından canını kurtarabilmek için kendi paşasının arkasından nasıl verip veriştirdiğini bile aktarmaktan çekinmemiştir.
"Seyahatname", Osmanlı İmparatorluğu'nun 17'inci yüzyıldaki insanbilim, halkbilim, dil, güzel sanatlar, mimarlık, kültür, siyaset, günlük yaşam gibi alanlardaki durum ve gelişmelerini tanımak için vazgeçilmez bir kaynaktır. Bu benzersiz yapıt dönemin tarihini, kentler için gezi kılavuzlarını, ünlülerin yaşamöykülerini, yazarın anılarını birleştiririr.
Padişah IV. Murat'ın hizmetinde de bulunmuş bir söyleşi ustası olan Evliya Çelebi, gezilerinde gördüklerini anlatırken uyandırdığı ilgiye, yarattığı etkiye, tepkiye bakarak nelerin hoşa gittiğine dikkat ediyor, böylece yazarken neleri gözeteceğini belirliyordu. "Seyahatname"nin beşinci cildinin başlarında 8 aylık Van-Bağdat yolculuğundan sonra, başından geçenleri, ibret alınacak şaşırtıcı şeyleri, adaletin farklı biçimlerini, kendisini görevle bu yolculuğa göndermiş olan paşasına nasıl geceler boyu anlattığından söz eder. Bu ayrıntı, yapıtını bölüm bölüm nasıl meydana getirdiğini de açıklar. Yollarda parça parça kâğıda geçirdiği bilgilerin yanısıra konuşmalarında yer verdiği ayrıntılar da sırası geldikçe büyük yapıtının içindeki yerlerini almışlardır.
Evliya Çelebi Cervantes'in ünlü yapıtı "Don Kişot"la neredeyse yaşıttır. Batı romanının temel taşı olan bu büyük yapıtı tanıması onun kendi yapıtına kimbilir neler katacaktı! Avrupa kentlerinde gördüğü kilise ve sarayların duvar resimlerden söz ederken, bunların Hint ve Acem minyatürlerinden kat kat üstün olduklarını kabul eden Evliya Çelebi'nin, "roman" türünü tanımasının da yapıtına yepyeni değerler kazandıracağı kuşkusuzdu.
Seyahatname yine de roman okuru için çekici sayfalarla doludur. Anne tarafından akrabası Melek Ahmet Paşa'dan ders arkadaşı Cinci Hoca'ya, yerlerini korumak için birbirlerinin kuyusunu kazan vezirlere, aralarına düşüp korkulu saatler geçirdiği eşkıyadan ölüme gidişlerine tanıklık ettiği Celali reislerine dek canlandırdığı gerçek kişiler onun anlatımın da birer roman kahramanı kimliği kazanmışlardır.
Eşkıya yataklarını haber verse canını kurtarabilecek olduğu halde sadrazama şu sözleri söyleyip asılmaya giden Karahaydaroğlu "Seyahatname"de böyle bir roman kahramanı olarak görülür:
Sultanım, bu sorduğun sorunun cevabını mahşerde vereceğim. Çıkası bir can için bu kadar insanı ele verip ateşe yakarak onlarda olan, dağlarda bellerde gömülmüş malları söyleyemem. Koca vezir, gün akşamlıdır, dün doğdum, bugün ölürüm, sen hemen işini gör!"
Üsküdar'a dayanan Celali isyancılarının karşısına İstanbul'dan akın akın asker geçirildiği sırada kopacak kıyameti seyretmek üzere halkın nasıl sokağa döküldüğünü anlatan sayfalar, Hüseyin Rahmi'nin romanlarından, Ahmet Rasim'in "Şehir Mektupları"ndan, Aziz Nesin'in "Surname"sinden alınmış gibidir:
"Kimi samur kürkünü hizmetkâra vermiş, oğlanına danışarak:
'Acaba oğlan, şu cengi kangi bağdan ve kangi dağdan seyr ü temaşa etsek' der.
Nicesi o itiş kakışta ana caddede oturup pastırma ve sucuk ve kaşkaval peyniri ve kestane ve leblebi ve fındık ve fıstık yerler.
Nicesi ata binip:
'Oğlan kılıcınla ensemden ayrılma. Vur dediğim zaman ol an aman verme vur' diye kölesine tembih eder,
Kölesi eydür:
'Sultanım, kılıç ile ensenizden kimi vurayım' der.
'Kahpezade, beni vuracak değilsin, Celali'yi vur' der..."
Romancı Samim Kocagöz "Seyahatname" yazarının sahip olduğu romancı kimliğinin ayırdına varanlardandır. Şu değerlendirme onundur:
"Büyük eserinde anlattığı hikâyeler, onun romancı bir yetenek, kişilik taşıdığını göstermektedir. 17'nci yüzyılda Türk Edebiyatına eğer roman türü bir varsayım elbette girmiş olsaydı, Evliya Çelebi'nin kalemiyle, değil Türkiye'de, en az Ortadoğu ülkelerinde bugün roman, çok daha büyük atılım, gelişme içinde olurdu."
Evliya Çelebi sevimli bir insandı. Güzel sesli bir hafızdı. Sevilen müzik yapıtlarını katıldığı toplantılarda ustalıklar okurdu. Konuşmaları çok beğenilirdi. Bu nitelikleri Enderun denilen saray okuluna alınmasını sağladı. Padişah IV. Murat onun zekâ dolu konuşmalarından, şarkılarından hoşlanırdı. Sipahi (atlı asker) olarak saraydan ayrılması devlet büyüklerininin yanında görev alarak imparatorluğu bir uçtan ötekine gezip görmesini sağladı.
Yirmi yaşlarındayken düşünde Hz. Peygamber'i görmüş, ondan ahirette kendisini koruyup gözetmesini istemek için, "Şefaat ey Tanrı'nın elçisi!" diyeceği yerde şaşırarak, "Seyahat ey Tanrı'nın elçisi!" diye yakarmış, Hz. Peygamber de gülümseyerek ona hem şefaat, hem de seyahat müjdesini vermişti. Düşünde konuştuğu İslam büyüklerinden Sad ibn Vakkas, gezdiği yerlerde göreceklerini yazmasını öğütledi.
Bu düşünü anlattığı Mevlevi dedesi onun gezilerine İstanbul'u dolaşarak başlamasını istedi. Dokuz yıl süren gezileri sonucunda kentin tarihini, semtlerini, anıtlarını, yaşamını anlatarak Seyatname'nin ilk cildini tamamladı.
Babası uzun yolculukları tehlikeli bulduğu için İstanbul'dan ayrılmasına izin vermiyordu. Bir kaçamak yaparak bir arkadaşıyla Bursa'ya gittiğinde 29 yaşındaydı. Bu eski Osmanlı başkentini gezip gördü, kitabında yer vereceği bilgileri derledi. Döndüğünde babası onun düşünde Bursa'ya gittiğini düşünde gördüğünü anlattı. Artık ona yol göründüğünü bildirerek "Kötülerle dostluk etme, başkalarının malına el uzatma, tuz ekmek hakkını gözet, çağrılmadığın yere gitme, evden eve söz taşıma..." gibi öğütlerde bulundu.
Böylece başta akrabası Melek Ahmet Paşa gelmek üzere Ketenci Ömer Paşa, Defterzade Mehmet Paşa, Murtaza Paşa'nın himayesinde uzun yolculuklara çıktı. Savaşlara katıldı, haber ulaştırma görevini yaptı.
Gezileri 40 yılı aşan bir süreyi doldurdu. Son olarak çıktığı Hac yolculuğunun ardından Mısır'a gitti. Sudan, Habeşistan gibi ülkeleri gezdikten sonra kendisinden hiçbir haber alınamadı. Nerede, ne zaman öldüğü, mezarının nerede olduğu belli değildir.
Kendi deyimiyle dünyada insanların yaşadığı yedi iklimi dolaşmakla kalmamış, gezdiklerini hoşa gidecek şekilde aktarmayı da başarmıştır.
Birçok dile çevrilen büyük yapıtı onun yaşadığı dönemi, gezip gördüğü yerleri tanımak için ilk kaynaklardan biridir.
|

